Ben ve deniz…
Denizle ilk tanışmam anneannemlerin Karamürsel’deki
yazlığında olmuş. İki yaşını anca birkaç ay geçtiğim sıralarda
yüzmeyi öğrenmişim.
Kendimi bildim bileli suyla aram iyidir. Uzun yıllar
Marmara denizinin sefasını sürdüm. Büyük bir cesaretle 1995 sonuna
kadar İzmit körfezinden denize girmeye devam ettim. Fakat o yaz bir çeşit
egzamaya yakalanınca, denizin rengi kırmızıdan maviye dönene kadar
bir süre oradan denize girmeme kararı aldım.
İddialı bir olta balıkçısı ve keyfine düşkün
bir kayık denizcisiyim. Marmara denizinin keyfini çıkarmaya son yıllarda
adalar civarında devam ediyorum.
Tekne almaya nasıl karar verdik?
Eşim benim sopa olta diye tabir ettiğim olta çeşidiyle
balık tutmaya alışkındı. Yeşilköy’de oturduğumuz dönemde balık
tutmanın asıl keyfinin deniz üzerinde çıkacağını anlattım ona. Böylece
birlikte kayık kiralayarak denize çıkmaya başladık. Eşimin kendi
sayfasında yazdığı gibi sabırsız bir balıkçı olmadığımı da
burada sırası gelmişken belirteyim.
Ona kıyasla çok daha tecrübeli bir balıkçı olduğumdan
bazı günler balık tutamayacağımızı kabullenebiliyorum:-)
Her neyse kayıkla denize açılmaktan eşim
tahminimden de fazla keyif aldı. Öyle ki kayık kiraladığımız amca
iki yaz içinde sayemizde kendine bir filo düzdü. Biz de, verdiğimiz
para aile bütçesinde ciddi miktarları bulunca kendimize ait bir tekneye
sahip olmayı düşünmeye başladık.
Fuarlara gidip araştırma yaptık, marinaları hatta
balıkçı barınaklarını bile dolaştık.
Ve bize en uygun teknenin bir yelkenli olduğuna karar
verdik.
Yelken
Eşim tekneyi almamızdan önceki kış bir süre
yelken kursuna gitti. Ben rehavet insanı olduğumdan, karda kışta sıcacık
evimden çıkmadım. Nasılsa tekneyi alınca öğrenirim diyerekten
hevesle tekenin alınacağı dönemi beklemeye başladım.
Fakat tekne alınır alınmaz yelkenli denizciliğinin
kayık denizciliğine hiç benzemediğini fark ettim.
Kara çocuğu olan, Eskişehir doğumlu eşim, kursta
öğrendiği bilgilerle Atlantis’ten gelen adam kesilmişti. Artık
deniz üzerinde benim pek de anlamadığım bir lisanı konuşmayı başlamıştı.
Kakıcı ver, usturmaçaları çöz, halatı koç
boynuzuna volta et!
Kakıç (Ucu kancamsı sopa.)
Usturmaça (İnce uzun plastik balon.)
Koç boynuzu (Teknenin kıçında ve başında bulunun
ip bağlamaya yarayan çıkıntı.)
Halat (Bildiğin ip.)
İşte parantez içinde gayet kolay anlaşılabilir bir
şekilde neyin ne olduğu yazıyor. Ama yelkenciler, özellikle yelkenci
kocalar karılarının denizde sinir stres yapmasını arzuladıklarından
ucu kancamsı sopayı ver demezler. İlla kakıç isterler.
Tekne ile çıktığımız ilk zamanlar eşimi oldukça
pimpirikli bulduğumu da söylemeyim. Kavança yiyeceğiz diye iki de bir
de beni uyarmasını gayet gereksiz buluyordum.
Kavança yersek yeriz ne olacak? Alt tarafı bir keyif
yapmaya çıkmışız denize, ne bu telaş gibi bir tutum sergiliyordum.
Fakat yelkenlilerin ne kadar kolay (!) batabileceğini
anladıktan sonra bu tutumum değişti. Şimdi de dümen tutma konusunda
bir çekingenlik ürkeklik geldi. Sanki dümeni sancağa fazla kırsam
tekne o an batacakmış gibi panikliyorum. Bunu yenmek için yapılacak en
güzel şey, bol antrenman sanırım.
Bol güneşli günlerin benim eksik bilgilerimi
tamamlayacağım, cesaret kazanacağım, deniz dostlarının da keyifli
zaman geçireceği bir fırsat olması dileğiyle.
Not: Denize ve yelkene gönül vermiş hanımların görüş
ve desteklerini bekliyorum.
Sevgilerle…
Zeynep Çömlekçi