Yelken
Ana Sayfa Yukarı Yelken Türkçe

 

Ana Sayfa
Yukarı
Ada
Alternatif Çözümler
Görüşler
Bağlantılar
Yelken Kolu

Foruma üye oldunuz mu?

 

Zor Yoldan Öğrendiklerim...

Sonunda Tor Neymiş, Anladım!.. (26/7/2007)

Gerçi olay Gezgin Korsan’ı Yalova gezisi dönüşü Tuzla’da karşılamaya gittiğim gün geldi başıma ama ancak fırsat bulabildim yazmaya. Hayli sert 4-5 kuvvet bir havada camadanı vurup Tuzla’ya gittiğimizde sadece iki tekne kalmıştı alargada. Cepten aradığımızda onların da kalkmak üzere olduklarını öğrendik, zaten üç denemede de eriştelik dibe demiri tutturamamıştık, hadi dönelim dedik.

Demir atma için indirdiğimiz ana yelkeni basmaya başladığımda, daha önce de karşılaştığım bir sorunla tekrar karşılaştım. Yelkeni indirip bumba üzerinde katlı bırakıyorum, her seferinde de yaklaşık aynı yerlerden katlıyorum. Bu durum yelkenin fitille birleştiği yerde birkaç noktada yıpranmaya neden olmuş. Fitilin kenarından kalkan parçalar yelkeni basarken fitille direk kanalının arasına sıkışıyor ve mümkün değil bir noktadan sonra yelkeni basamıyorum. Tek çare neredeyse tamamen indirdikten sonra ana yelkeni tekrar basmayı denemek ki bu sefer de aynı sorunla karşılaşmayacağımın garantisi olmuyor. (Zaten flokta da 30 santimlik bir hasar gördüm Pazar günü, 2,5 yıl kötü bakılan yelkenlerin onarım zamanı geldi sanırım.)

Neyse, yine aynı sorun, üstelik camadan matafyonuna 10 santim kala çıktı bu sefer de. Yelkenin son 15 santimi falan doğru dürüst kanala bile giremedi, orsa yakasını hiç geremedik gibi bir şey. Alt yakayı da doğru dürüst geremedim, camadan halatının bağlanacağı koçboynuzu iskele tarafında, ben ise sancak kontra basmışım yelkeni. Üşendim de biraz. Çıktık biz hayli torlu bir ana yelkenle seyre...

Büyükada’yı bordalayana kadar seyir fena değildi, sonra 30 deniz milini aşan sağanaklar gelmeye başladı. Her seferinde tekne inanılmaz miktarda orsaya kaçıyor. Yekeyi binbir güçlükle karnıma kadar çekiyorum, yine de tekne rotada durmuyor, dümen dinlemiyor. Üstüne üstlük bizim uskur da o dalgada iş görmüyor, motoru çalıştırmadan yelkeni indirip tekrar basmak da (zaten aynı sorunu çıkartmayacağı garantisi de yok) gözümde büyüyor... Halbuki daha bile sert havada camadanlı ana yelkenle böyle bir sorun yaşamadan (üstelik daha büyük dalgalar da vardı) saatlerce seyretmiştim. Bütün yakaları gerilmiş bir ana yelkenle aynı kuvvet havada dengeli ötesi giden tekne gereksiz tor yüzünden bildiğini okumaya başlıyormuş.

Herkes Önünde Sonunda Öreke Taşını Öper... (10/05/2007)

Mart ayında mezunu olduğum İstanbul (Erkek) Lisesi'nde Müdür beyin destekleri ile Yelken kolu kurduk ve teorik eğitimlere başladık. 12 öğrenci ile başladığımız eğitimler 5 hafta sürdü ve 10 öğrencinin düzenli katılımı ile tamamlandı. 21 Nisan'dan beri de 2'şerli gruplar halinde denize çıkmaya başladık.

5 Mayıs Cumartesi sabah grubu çok hafif bir Batı rüzgarı ile tekneyi 3 deniz mili ile yürütmeyi başarınca, tamamı bahtsız olan (palpa liman denizde motorla gezen) önceki 4 arkadaşına hava atacak mevzuu edinmiş oldu :-). 13:00 gibi marinaya girerken rüzgar biraz artar gibiydi, ancak 14'te öğlenci grubu ile çıktığımızda tamamen kalmıştı. Ana yelkeni basıp biraz rügar aradık ve bulamadık. Caddebostan-Kınalı ada arasına motorla gidip sahilden geri döndük. Bu sırada gidişte dümende Hilal, dönüşte de Kaan durdu. Hilal sürekli iskeleye, Kaan ise sancağa kaçırıyor tekneyi... Fenerbahçe feneri önlerinde de bunu söyledim kendilerine.

Neyse, şamandıraların içinden Öreke'yi geçtik, Kalamış koyuna döndük. Öreke'yi bordaladığımızda birden Kaan'ın tekneyi yine sancağa kaçırdığını fark ettim ve tam "çok yaklaştın" diyecekken... Bir çarpma sesi ile pruva 10 santim kadar havalandı, tekne 4-5 derece iskeleye yattı ve zıpladık. Hemen motora atlayıp gaz kestim. Bu sırada kamarada olan eşim, gürültüyü daha da fazla duyduğundan telaşla kafasını dışarı çıkarttı. Neyse, başka bir yere toslamadan ve dahi karaya oturmadan geçtik.

Fark ettim ki sular sabaha oranla 50-60cm kadar daha çekilmiş. Hemen her zaman Öreke'ye yaklaşık o mesafelerden geçerdim. Kaan olsa olsa 20-30 metre daha yaklaşmıştır. Şansımıza tümsek yapan bir kayaya salmanın altını süreterek başlamış ve kayayla birlikte yükselip zıplayarak sıyırmışız. Hasarsız atlattığımız bu vartadan sonra şamandıraların içinden geçmeye tövbe ettim...

Sis (12/04/2007)

7 Nisan günü sezonu açalım diye, 2 de misafirle öğlen 1 gibi palamar çözüp çok hafif bir batı lodosla marinadan çıktık. Puslu bir havada "ne yapsak" diye düşünüp, motorla sallanacağımıza yelkenle sallanalım deyip ana yelkeni basmaya başladık. Bu sırada baktım, karşıdan sis üstümüze geliyor. Ben "sis geliyor" derken görüş 50 metrenin altına düştü.

Hemen direk dibi dolaptan havalı kornayı çıkardık, rotayı tersine çevirdik ve yelkeni indirip rölanti devrinde güneşi arkamıza alarak, arada sağa-sola korna çalarak geri dönmeye başladık. Arkamızdan garip vurma sesleri geliyor, her yanda düdükler... İnsan ürperiyor.

Nedense GPS'i çıkartmaktansa güneşi arkamda tutarak dönmeye karar vermiştim. Biraz sonra misafirlerim ve eşim farklı konumlara sürüklendiğimizi düşünmeye başladılar. Ben pruvamızda Fenerbahçe feneri olduğundan eminim ama, içeri rahatlasın diye GPS'i çıkartıp bakmaya karar verdim. Daha önce Kalamış koyu ağzını işaretlemiştim. GoTo olarak o koordinatı verince saat 10 yönünde 0,6nm olduğunu söyledi GPS. Oldu mu size 4 farklı fikir!

Tam bu sırada karşımızda belli-belirsiz sırtlar belirdi. Düşünüyorum, Tuzla'dan önce böyle sırt yok sahilde. Nereye sürüklendik acaba diye düşünürken birden o uzaklarda beliren sırtlar sandığım şeyin 30 metre önümüzdeki mendirek olduğunu fark ettik! Örekeyi 60-70 metre ile sıyırıp (ve hiç görmeden) koyun dibine kadar girmişiz!

Bu konumda GPS bize ilk hedefi saat 7 yönünde vermeliydi oysa. Neyse, sağ-alim girip bağlandık. Bir kez daha elektronik seyir yardımcılarının kötü koşullarda destekten çok köstek olabileceği de ortaya çıkmış oldu. Aynı saatlerde maalesef boğazda bir yolcu motoru ile bir koster çarpıştı ve 1 kişi yaşamını yitirdi. Yarıştan dönen bazı teknelerin demirleyerek beklediğini, bir teknenin de Öreke taşına çıktığını duyduk. Marmara'nın (hele İstanbul'un) havası da ne kadar hızlı dönebildiğini bir kez daha göstermiş oldu.

Tekneyi Donatmak (13/02/2007)

İnşallah haftaya denizlerine kavuşacak olan Talya'nın reisi Taner Özer ilk anda edinilmesi gerekenleri sorunca, 1 yılı bulan donatma maceramın da faydalı olabileceğini fark ettim.

Özel Tekne yönetmeliğinde donatımla ilgili malzemeler "Özel Tekne Belgesinde asgari teçhizat olarak belirtilecektir" ibaresi yer alıyor, ancak benim sonradan öğrendiğim ve maalesef burada belirtilmeyen ayrıntılar da mevcut. Can yeleklerim SOLAS sertifikalı idi ama rutin kontrolde yeleğe değil, sertifikasına bakılıyormuş! Yani teknede can yeleği olmasa, sertifikasını göstererek durumu kurtarabilirsiniz. Şaka bir yana, satın aldığınız can yeleklerinin ve can simitlerinin sertifikalarını da edinmeyi unutmayın. (ben 1 sene sonra edindim de!) Benzer bir biçimde kamarası ve/veya motoru olan teknelerde bulundurulması zorunlu olan yangın söndürücünün (lerin) de bizzat varlığı yetmiyormuş, onun da sertifikası aranıyor, hatta her yıl yetkili servisine tekrar doluma gitmesi gerekiyor ve sertifikası yenileniyor.

Mecburi Asgari Teçhizat

Can simidi, liman seyri yapacaksanız (bağlı bulunduğunuz liman hudutları dışına çıkmayacaksanız, ki haritalarda belirtilmiştir) bir adet, kabotaj seyri yapacaksanız 20m salvo ile bağlı ikinci bir adet bulundurmanız gerekiyor. Bunun uygulamaya tercümesi ise, Ataköy marina mendirekten çıkıp dümeni sancağa kırar ve Yeşilköy fenerini geçerseniz artık Silivri Limanı sınırlarında olursunuz ve salvolu ikinci can simidi mecburi hale gelir.

Can yeleği adedi teknede bulunan herkes için bir adet olmak zorunda. Yani mendirekten çıkıp önüne demir atacaksanız ve 10 kişilik parti veriyorsanız 10 tane can yeleğiniz ve hepsinin sertifikasını bulundurmanız gerekiyor. Ayrıca teknedeki her çocuk için de bir çocuk can yeleği olması lazım.

Paraşütlü işaret fişeği, el maytabı, duman kandili 10 metreye kadar 1'er, daha büyük teknelerde 2 adet; manyetik pusula, nizami seyir fenerleri, siyah küre, kampana, düdük ve benzeri teçhizat (diye geçen maddeyi açarsak, yelken/motor seyri için ters koni). Radar refklektörü, dıştan takma motor için motor başına 1 adet 2kg, benzer bir biçimde her kamara ve her kuzine için 1'er adet 2kg yangın söndürücü. Pis su tankı, güverte boşaltma flanşı, 12m'den büyük teknelerde denize çöp atmanın yasak olduğuna dair levha, Uluslararası Denizde Çatışmayı Önleme Tüzüğü kitabı, Can Kurtarma İşaretlier tablosu, Amatör Denizci Elkitabı, ilk yardım seti.

Resmen Önerilen Ek Teçhizat

Hizmet botu, can salı, dürbün, balta, ayna, VHF telsiz, termometre, barometre, seyir haritaları, pergel, paralel cetvel, kalem, silgi, Denizde Canlı Kalma kitabı, yangın battaniyesi, GPS, radar, EPRIB, SART.

Bendeki Diğer Malzeme

Sancak (neden bilmem resmi listelere eklenmemiş!).
Şemsiye 4,5kg demir, 5 metre zinciri, 40 metre halatı.
Yedek şemsiye 5kg demir, 5 metre zinciri, 40 metre halatı.
50 metre 8mm yedek halat.
6 X 4 metre 8mm koltuk halatı.
50m el incesi.
5-6 metre 6mm uzamasız halat + camadan halatları.
Çakı, bıçak, tamir setli çakı, dıştan takma motorun tamir aletleri ve yedek marş ipi.
Kerteriz pusulası/şilep dürbünü.
Termometre (saatim histogramlı dijital barometredir + su geçirmez dalgıç saatidir).
Gözlük için boyun ipi.
Kilitli su geçirmez torba. 
Kağıt havlu-çöp torbası-buzdolabı poşeti-yedek poşetler.
10m hortum.
Marin fişli, normal prizli topraklı marin tipi 10m kablo.
6'lı topraklı priz.
Uzak seyirlerde Vira Demir (Sadun Boro).
Köprü Üstü Göz Önü Dosyası
Muhtelif boyda yedek harbi, kilit, vida, civata, somun, kopilya, fiberli somun, karabina.
3 farklı boy plastik kova (balık/temizlik/ıvır-zıvır için).
5 litre ve 12 litre benzin bidonu (motorun üstündeki 2,5 litre depoya ek olarak).
Termos bardaklar ve plastik fincanlar.
Kağıt tabak/plastik çatal-bıçak.
2 adet uyku tulumu.
2 adet sandalye minderi (havuzluk minderim yok).
Tencere/sahan/süzgeç.
Havalı korna.
Şişme bot/kürekleri/pompa.
Balık malzemeleri çantası.
Deterjan/fırça.
Kakıç.
Denizci kül tablası (altı kaydırmaz ve ağırlık var).
Tonoz şamandırası.
İnce can yeleği (SOLAS uyumlularla sert havada ana yelkeni indirmeyi deneyin bir :-).
Yedek kıyafetler/montlar/tulum/yağmurluklar.
Motor yağı ve ölçek kabı.
Dıştan takma motorun servis kılavuzu.
1 kutu ameliyat eldiveni (tuvaletle, yakıtla, kimyasalla çalışırken faydalı oluyor).
Palet/şnorkel.
Tekneyi yıkarken hortumun ucuna takılan su tabancası.
Çok emici 2 adet sünger (sintine suyunu çekmek için) + tekne altına alıp yosunları sildiğim süngerler.
20m plastik kaplamalı çelik tel.
Buz kutusu.
Dıştan takma motor kılıfı.
Tente.
Davis yeke sabitleyici.
Güneş şemsiyesi.
Portatif masa.
Büyükçe bir yedek çanta.
1,5 litre ve 0,5 litre pet şişeler.
El feneri, başa takılan çalışma lambası, kamara aydınlatması için küçük floüresan, 360 derece beyaz ışık veren, su geçirmez şarjlı kamp lambası, 4 pilli güçlü projektör.
Elektrikli/fanlı ısıtıcı.
2 çift large, 1 çift medium yelkenci eldiveni.
Yelkenci çizmesi.
Manuel sintine pompası.
Katlanır kepçe (balıkçı kepçesi, böcek tabir ettiğimiz karides yavrularını avlamak için, ama denizden yüzen nesne toplamakta da faydalı oluyor :-).
Kopan baş ıstıralya tellerim (niye teknede tuttuğumu bilmesem de :-).
4 adet usturmaça (+ fırtınada yitirdiğim, burna takılan V usturmaça, o kadar küçüğünü henüz bulamadım).
Benim tekneye özgü de olsa; solar shower (portatif duş); ip merdiven, kıç aynaya asılan merdiven, portatif tuvalet ve dezenfektanları, portatif ocak.
Kurdele (rüzgar bayrağı yerine/yardımcı olarak çarmıh ayaklarına ve ana yelkenin arka yakasına, rüzgar ve kargalar tarafından yıpratıldıkça takılmak üzere).
Marina pontonunda kalan koltuk halatları için bir çift amortisör.

Aşağıdaki malzemeyi ise nemden etkilenmemesi için teknede tutmuyorum, bir "tekne çantası" yaptım, onsuz çıkmıyorum.

Bütün cihazlar için yedek ve şarjlı piller.
GPS + 1 çift PM telsiz (VHF yok bende).
Tekne evrağı.
Seyir Defteri (logbook).
Pilli seyir fenerlerim.
Haritalar+navigasyon malzemeleri (kör pergel/cetvel/kalem/silgi vs).
Yedek bıçak.
Kibrit.
Portatif ocağın tüpü.
Nescafe+misafir şekeri (biz şekersiz içeriz de :-).

Bir de genel tamirat için, zaten evde de kullandığım 29 inç bir takım çantası dolu alet + zımpara makinesi + koruyucu gözlük/maske/ağır iş eldivenleri, faça bandı, üstüpü, matkap/muhtelif lokma/alyan takımları, şarjlı tornavida, WD40.

Ayrıca iki ikişilik çok şık ve şirin servis takımı olan, soğuk cebi ve 2 şişe için soğuk tutma çeperi bulunan bir de İgloo piknik çantam var, sadece teknede kullanmasam da, özellikle eşimle havuzlukta baş başa akşam yemeği yiyeceksek onu da götürüyoruz.

Bu kadar malzeme içinde hiç kullanmadıklarım ise sadece yedek demir, can yeleği/simidi, kandil/fişek ve koni oldu.

MÜYRA Sonrası Onarım (30/01/2007)

Ada'nın orijinal tasarımında baş üstünde zincirlik yok. Baş ıstıralya ayağı da bodoslamanın 10 santim kadar gerisinden çıkıyor. Meğer bunun bir nedeni varmış. Omurga bodoslamada güverte seviyesine kadar çıkmıyor, 6-7 santim aşağıda bitiyor. Bu yüzden baş ıstıralya ayağını tutan en üst civata, güverteden 9-10 santim aşağıda kalıyor. Geçen sezon birkaç kere tekneyi zorlamaktan lamanın omurga üstünde kalan kısmı geriye doğru bükülmüş, bu yüzden de güverte fiberini hafifçe kaldırmıştı. Araya su çekmesin diye Sika geçmiş ve daha fazla geri gelmeyeceğini umarak konuyu unutmuştum. Orijinal tasarımda lama 90 derece açı yaparak çıkıyor güverteden.

Mürefte dönüşü gerçekten ağır denizlerle boğuşurken hem direği sonuna kadar kasmaktan, hem de maruz kaldığı gerilimlerden lama 3 santim kadar daha geri gelmiş ve güverteyi yırtmış. Sigortamı yapan Tanyıldızı'nın yolladığı eksper hasarımı ödeyeceklerini söyledi ve teklif almamı istedi. Yine Kalamış Marina çekek yerindeki Kamburoğulları ile görüştüm, makul bir fiyat verdiler. Doğrudan fibere civata atamayacağımızdan omurga ile güverte arasında kalan boşluğu elyafla doldurduk, baş bodoslamaya dışarıdan da bir lama koyduk, eski lamanın hemen güverte altına denk gelen noktasından da bir delik açıp üçüncü bir civata daha taktık. Gerçi sigorta bu dışarı koyduğumuz lamanın "onarım" değil "tadilat" olduğunu söyledi ve onun bedelini karşılamadı ama, aslında haklılar. Neyse, şimdi içim rahat. Ancak hava koşullarından dolayı yarım günde bitecek iş için dört kez lift havuzu yanına gitmem gerekti (eksper ve teklif almak için de iki kez daha tekneye gittim).

Siz siz olun, imalatçı orijinal planlarda değişiklik yapıyorsa olası tüm sonuçlarını düşünmeden kabul etmeyin. Ben kabuğu dökülmüş olarak satın almıştım, Ada'nın ablalarını incelerken de o kadar deneyimli bir gözüm yoktu.

MÜYRA – Son derece öğretici bir rallinin ardından... (26/09/2006)

Geçen yıl AMYC’nin düzenlediği Gölcük rallisine VHF telsizim olmadığından kabul edilmediğimde çok üzülmüştüm, çünkü aynı rotanın daha uzununu, üstelik ikiye bölmeden tek tekne eşimle birlikte 2 ay önce zaten gitmiştim. Bu yıl Yahoo grubunda MÜYRA duyurusunu görünce, arada aklıma gelen el telsizi çözümünü Ataköy Marina Liman Müdürü Deniz Akaltan’a önerdim, o da sağ olsun komodorlarına kabul ettirdi.

Ralliye birlikte katıldığımız Özgürol, eşimin iş arkadaşı ama biz de son derece iyi arkadaş olmuştuk, maalesef işlerimizin yoğunluğundan görüşemiyorduk. Bir buçuk yıldır tekneye de davetliydi ama bir türlü ayarlayamamıştık. Sonunda 6 Eylül’de İstanbul’da denize girmek gibi bir öneriyi geri çeviremedi ve Heybeli ada arkasındaki Çam Limanı’na gittik. Yolda ve koyda ilkbahardan beri denize ve yelkene olan merakının kabardığından bahsetti, yelkenlinin yürüme prensiplerine kadar her şeyi sorup öğrendi. Akşamüstü dönüşümüzde tatlı bir Yıldız esiyordu, “Dümeni biraz ben tutabilir miyim?” diye sordu. Gençliğindeki sörf deneyimi sayesinde 2-3 havada 1 saat kadar ömründe ilk kez bir yelkenlinin dümeninde, üstelik orsa seyrinde çok mutlu oldu.

Bunun üzerine 9 Eylül’de yapılacağı duyurulan 1. Geleneksel (Olacak) Gezgin Korsan yarışına birlikte, üstelik korsan girmeyi önerdim, kabul etti. Oradaki azmi ve kararlılığı (Kalamış koyu girişinde kafadan 5 esmeye başladı, ben de camadan vurmaya üşendim; ömründe ikinci kez yelkenliye binen biri için o seyre dayanmayı siz tahayyül edin), daha sonra MÜYRA daveti gelince bu maceraya beraber girme önerisini getirmemi sağladı.

Antrenman

Özgürol’un seyirleri, terimleri, manevraları, tekneyi, kısacası her şeyi öğrenmesi gerekiyordu. Ralliden önceki hafta sonu gündüz, hafta içi de gece antrenman yapmaya karar verdik. Hafta sonunda hava 4-5NE veriyordu, gerçekten de 15:30’da Kalamış koyunda yelkeni bastığımızda da 20 esiyordu. Full arma bastırıp geniş apazla koydan çıktıktan sonra Kınalı önlerine rota tutunca, ana yelken ıskotası bende, yeke Özgürol’da sıkı bir orsa seyrine girdik. Bir süre sonra sağanaklar şiddetini artırınca camadan vurup tekneyi rahatlattım, tramola antrenmanı ve biraz da apaz seyrinden sonra geri döndük. Gece antrenmanı ise daha çok lojistik planlama, yeni satın alınan GPS’i ve el telsizlerini öğrenerek sınama ve “mehtap seyri” tadında geçti. Ama sonunda ikimiz de bu ralliye birlikte katılabileceğimize kanaat getirmiştik.

1. Gün

Gece bizi Ataköy Marina misafir etmişti. 6:30’da verilecek start için 5:30’da daha gün ağarmadan kalkıp seyre hazırlandık, palamarı çözüp marina önlerine çıktık. İlk plana göre start MAT’tan atılacak topla verilecekti, onun yerine VHF’den (Komodorumuz Sayın Teoman Arsay el telsizlerimize güvenmeyip bize VHF el telsizlerinden birini ve yedek bataryasını verdi) geçilen anonsla palpa liman bir havada motor seyri ile ralli başladı.

Yeşilköy önlerinde 2-3 knot bir kuzeybatı esmeye başlayınca ana yelkeni de bastık, güneşli bir gün, (gürültülü olsa da) keyifli bir seyir... derken, Küçükçekmece’yi biraz geçmiştik ki motor iki öksürüp stop etti. Bakımını yaz başı yaptırdığım motoruma çok güvenirim, yakıtı da daha önce BP’den aldığım yakıt kirli çıktığından özellikle Shell’den almıştım, ne gibi bir arıza yaptığımızı merak ederek, daha starttan 3 saat sonra kalmanın üzüntüsü ile benzinimizi kontrol edeyim dedim. O da ne! 12 litrelik depo tükenmiş!

Geçen yıl yaptığım Karamürsel/Ereğli seyrinden sakin denizde 2/3 gazda 5 knot hız yaptırdığı ve saatte 1 litre benzin tükettiği bilgim olduğundan, saatlik 1,2 litre tüketimle yolun tamamını götürecek kadar benzin aldığımızı sanıyordum. O kadar uzun yolda hafif bir esinti bile çıksa küçük teknemize el verir, tasarruf ederiz diye düşünmüştüm. Organizasyon komitesi de sırf bizi düşünerek filo seyir hızının 5-5,5 knot olacağını duyurmuştu. Startla birlikte bu hızlarda giden filonun birkaç teknesi biraz daha yol verince, geri kalmamak adına biz de önce ¾, sonra tam gaz gitmiştik. Bir gün önce de Fenerbahçe Marina’dan Ataköy Marina’ya toplantıya geç kalmamak için tam gaz gelmiştik. Meğer dıştan takma benzinli motorlarda 2/3’ten sonra verim inanılmaz düşüyormuş! 4-4,5 saat seyirde 12 litre benzini içip bitirmiş bizim motor.

Kısa bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, aslında yola devam etmek istediğimize, ama çözüm bulamazsak da geri dönmemize rahat rahat yetecek yakıtımızın olduğuna karar verip, komodorumuza telsizden durumu bildirdik. Yaklaşık 6 mil önümüzde seyreden MAT servis botunun 20 litre benzinini verebileceğini ve durup bizi bekleyeceğini söyledi. Biz de yedek depodan ikmal yaptıktan sonra tam yolla 50 dakikada yetiştik. MAT’a yanaştığımızda sakin denizde bizi yedekte çekebileceklerini, ancak dümeni tutmamız gerekeceğini söylediler, biz de kabul ettik. MAT’ın en ince halatlarından birini baştaki çeki mapasına zorlukla sığdırdıktan sonra yedekte 7,5 ila 8,5 knot ile 4 saat boyunca çekildik.

İlk iki saat MAT'ın kıçomuzlukları arasında gezinerek yaptığımız seyirden sonra vardiya Özgürol’a geçti, ben de biraz dinlenmek için kamaraya girdim. Biraz sonra sıfır havaya karşın dalga çıkmaya başladı, yedek halatı da boşalıp gerilmeye... Saat 16 gibi, tam Özgürol’un vardiyası bitecekken, baştan gelen bir çatırtıyla zıpladım. Dalga frekansına uygun olmayan yedek halatı önce suya girmiş, sonra MAT’ın asılmasıyla birlikte mapaya öyle bir yük binmiş ki, omurgamız çatırdadı. Bu esnada kolayına 2 kuvvetinde bir Poyraz da çıkmıştı, hemen MAT’a bizi bırakabileceklerini, yolun geri kalanını yelken seyri ile tamamlayabileceğimizi, hava kalsa bile (yeni bilgilere göre yapılan hesaba göre) yakıtımızın da yeteceğini bildirdik. Yedek halatını koyuverip cenovayı açtık ve 4-4,5 knot ile yelken seyrine başladık.

Hava kararmak üzereyken Hoşköy fenerini döndük. Filonun büyük kısmı çoktan bağlanmış, bu sırada bizden birkaç saat sonra yola çıkan ve iskelemizden bize yetişen bir tekne (sanırım Ora idi) bizi görüp telsiz anonsu geçmişti. Yanıt vermeyi denediğimizde karşı tarafın söyledikleri salt parazit olarak geldi. Anlaşılmadığını bildirip tekrar istediğimizde de değişen bir şey olmadı. Derken bizi duyamamaya başladılar. “Acaba su geçirmez telsizi su ile mi bozduk?” diye düşünmeye başladık. Ben pilinin bitmiş olabileceğini söyledim ama Özgürol bu durumda karşı tarafı da duymayacağımızı söyledi, bu da bana mantıklı geldi. Daha sonra benim haklı olduğum, bu telsizin pili bitmek üzereyken böyle davrandığı, ancak yedek pili taksak da bir şeyin değişmeyeceği, çünkü uzun süre beklemekten ya da kullanılmamaktan onun hiç şarj tutmadığı ortaya çıktı...

Bir süre bize ulaşamayan komodorumuz merak edip İstanbul’u aramış, Liman Müdüründen benim cep telefonu numaramı almış. Biz de bu sırada neden salt VHF’e güvenip filodan hiç kimsenin cep numarasını almadık diye hayıflanmakla meşgulüz... Neyse, mevkiimizi ve iyi olduğumuzu, 1 saat içinde bağlanacağımızı bildirdik ve seyre devam ettik. Bu sırada hava iyice karardı, ancak 1-1,5 metre dalgada vardavelası bile olmayan teknemizde baş üstüne gidip seyyar seyir fenerlerimizi takmayı gözümüz yemedi. “Nasıl olsa 7 metreden küçüğüz ve hızımız da 7 knot altında” deyip, salt pupa fenerimizi astık.

GPS’e göre hedefe yaklaşık 1 knot kala Özgürol sancağımızda bir mendirek girişini işaret ettiğini düşündüğü yeşil ve kırmızı fenerler gördü. Ama ben Deniz beyin verdiği koordinata gitmemiz gerektiğini söyledim. Bize verilen son Waypoint’e vardığımızda ise sadece bir iskele görebildik. Bunun üzerine yelkeni sararak dürbünümüzü çıkarıp sahili incelemeye başladık, ancak limana benzer hiçbir şey göremeyince, 1 mil geri dönmeye karar verdik. Bu sırada artık 14 saattir yolda olduğumuzda iyice yorulmuş, üşümeye ve acıkmaya başlamıştık ve verilen koordinatta liman da bulamayınca moralimiz çökmüştü. Neyse ki Özgürol’un gördüğü ışıkların liman olduğu anlaşıldı, komodorumuz da grandi tepesindeki çakarını açarak limanı bulmamıza yardım etti.

Mürefte limanında rıhtıma aborda olup üzerimizi değiştirdik ve hayli uzun süredir bizi bekleyen bir araçla verilen yemeğe gittik. Yemek sırasında belediye başkanı, vali, sahil güvenlik komutanı gibi kişilere AMYC adına verilecek plaketler hazırlanmıştı. Komodorumuz her tekenden bir kişinin bunları takdim etmesini uygun gördü. Sıra ADA’yı temsilen orada olan Özgürol’un Mürefte Belediye Başkanı’na plaket vermesine geldiğinde, “Rallinin en kahraman teknesi” hitabı ile bayağı alkış aldık ve mutlu olduk...

Onur teknesi sahipleri ile sohbet eşliğinde keyifli bir yemekten sonra, oturmaktan tutulan bacaklarımızı açmak adına hayli ıssız olan bir yoldan yaklaşık 2km yürüyerek limana vardık, flamalarımızı basıp yattık.

2. Gün

Bütün gece yağan sağanak yağmur nedeniyle, sponsorumuz Kutman şaraplarının bağ gezisi plandan çıkartıldı. Komodorumuz da bunun üzerine sabah kahvaltısında hem farklı bir liman görmüş olmak, hem de dönüş yolunu biraz kısaltmak adına, öğleden sonra hareketle Tekirdağ yat limanına geçerek 2. gece orada konaklamamızı önerdi. Kutman fabrika ve müzesini gezip sucuk-ekmeğimizi yedikten sonra limana geri döndük ve 15:15’te rıhtımdan ayrılıp yola koyulduk. Geri dönerken uğradığımız benzincide boşalan yakıt bidonlarımızı doldurduysak da, benzin bidonu satışları olmadığından yedek yakıt alamadık, Tekirdağ’dan tedarik etmeye karar verdik.

Rıhtımın arkasında kaybolan Ada :-)

Hoş bir yıldız ile yelkenleri basıp kapalı bir havada Hoşköy feneri önlerine rota tuttuk. Fakat burna yaklaştıkça hava 18-20 esmeye başladı, cenovayı 2 tur sarıp ana yelkene camadan vurduk. Sonra birden yamaç sağanakları yemeğe başladık. Önceki günden o kadar estiğinde açıkta 2m dalga kalktığını bildiğimizden mecburen kıyıya yakın seyrediyoruz. Fakat rüzgar kararsız, bir kalıyor, bir 30-35 bindiriyor; bir kafaya dönüyor bir apaza... Cenovayı fırtına yelkeni kadar kalacak şekilde sarıp camadanlı ana yelkeni de kaçırdık, en azından tekne biraz dümen dinler hale geldi. Bu esnada bütün gün şarjda kalan VHF bataryaları yine tükendi, biri ile sırf parazit, diğeri telsizi açmıyor bile.

O havada burnu atlatmamız 1,5 saat kadar sürdü. Ardından gene 18 knot’un altına düşmeyen, zaman zaman 25’leri bulan yıldıza karşı orsa seyri ile Tekirdağ’a tırmanmaya başladık. Akşam 17’den sonra denizler biraz yatışıp rüzgar da düşünce camadanı çözdük ve son 2 saati keyifli bir orsa seyri ile geçirerek 19:30 gibi Tekirdağ Yat Limanı’na (yine son tekne olarak) girip Mat’a aborda olduk.

Girdiğimizde 5 masa tarafından alkışlandığımız (biz komodorun gelişini alkışladıklarına inanmayı yeğliyoruz, yine de hayli mahcup olduk) Tekirdağ köftecisinde çatlayana kadar yedikten sonra yürüyerek limana, daha doğrusu limandan çıkar çıkmaz sağda olduğu söylenen benzinciye doğru yola koyulduk. Taksici arkadaşın “birazının” 2km olduğunu anladıktan ve bu benzincide de bidon satılmadığını dehşetle gördükten ve dahi en yakın benzincinin 20km mesafede olduğunu da öğrendikten sonra, 10 litre su satın alıp, suyu benzinci çalışanlarına bağışlayarak bidonu benzinle doldurduk. Fakat daha geri yürürken bile amaca uygun olmayan kapaktan taşmaya başladı. Limana geri dönünce filodan boş bidon arayışına çıktık. Çoğunun servis botunda bile bizim dıştan takma motorun iki ila beş katı beygir gücü olduğundan, 20 litreden küçük bir tane beşlik bidon bulabildik. Neyse ki Mat’ın gemicisi Ahmet Kaptan daha sonra bize 10 litrelik metal bir bidon verdi.

Tekirdağ “Yat” Limanı daha ihale edilmediğinden balıkçılar tarafından işgal edilmiş. Üstelik yağan sağanak yağmur nedeniyle kentin kanalizasyonu da limana dolmuş. Bizim bir de benzini yeni bidonlara aktarıp yeni rotayı çalışmamız gerekiyordu, velhasıl sabah 5’te kalkmaya karar vererek ışığımızı kapattığımızda gece yarısını geçmişti.

3. Gün

Gece 1,5’ta ve sabahın 4’ünde gelen balıkçıların gürültüsüyle uyandım, 4’ten sonraki bir saat de iyi uyuyamadım. Kalktığımda limanın içi 15 esiyordu, saatimin barometre histogram’ı ise hiç hoş olmayan iki tepenin ardından bir çukura doğru gidiyordu. Bizi çözmek için kalkan Ahmet Kaptan’a hava raporunu sorduk, “2-3 gündoğusu diyorlar ama deniz bu, belli olmaz,” dedi. Arka arkaya limana giren balıkçı ve gırgırların trafiği arasından motorla çıkıp, hava aydınlanmaya yüz tutunca ana yelkeni direk camadanlı bastık. Fakat daha Marmara Ereğlisi yolunu yarılamamıştık ki 1,5m dalga çıktı ve üçlü üçlü üzerimize gelmeye başladı. İlkine tırmanıyoruz, ikincisinin de içinden geçsek bile, üçüncüsüne vurup el freni çekilmiş araba gibi çakılıp kalıyoruz... Yanımıza aldığımız ödünç dijital makinenin sesli video çekme özelliği de vardı, daha sonra hafif kaldığını göreceğimiz o durumun 45 saniyelik bir videosunu da çektim kamaradan.

Vardiya bana gelince güneydoğuda kötü bir cephe gördüm ve üzerimize gelmesinden korktum. Yaklaşık 20 mil uzaktaki ve yıldırımlarla ilerleyen cephenin ucunun bize dokunmasından çekinip, kamarada dinlenmekte olan Özgürol’u cepheyi izlemesi için dışarı çağırdım. Cephe üzerimize geliyorsa tramola atmayıp doğuya doğru ilerlememiz, kuzeye çıkmamızdan daha iyi olacaktı. Fakat Özgürol bir süre cepheyi gözledikten sonra cephenin batıya gittiğini söyledi. Komodorumuz saçak altı gitmemizi önermişti, biz de kıyıya yakın seyretmek için tramola attık. İki üç mil kadar kıyıya doğru seyrettikten sonra tekrar tramola atıp vardiyayı Özgürol’a verdim. Bu sırada serpinti ve üstümüzden geçmeye başlayan dalgalar garip bir biçimde üstümü ıslatmazken, oturduğum yeri ve bacaklarımın üst kısımlarını ıslatmaya başlamıştı. Tulumumu bir yerlere takıp yırttığımı düşündüm. Neyse ki gövdeme su girmiyordu ve rüzgarı kesmeye devam ettiğinden, hava sıcaklığı da 18 derecenin altına pek inmediğinden üşümemiştim.

Kamarada bir sigara içmemiştim ki, saat 11 gibi Özgürol’un ifadesi değişti. Tam ağzını açıp bir şey diyecekken birden üzerimize kovalarla su dökülüyormuş gibi bir yağmur başladı. Kalan ve dönmeye başlayan rüzgarla birlikte tekne dümen dinlemez oldu. Hemen dışarı çıkıp cenovayı sardım, Özgürol’a da ana yelkeni biraz kaçık ayarlayıp yekeyi de hafif rüzgaraltına bağlayarak kamaraya girmesini söyledim. Daha önce faça yelkenle tekneyi eğlemeyi denemiş, ancak (muhtemelen su kesimi tasarımı nedeniyle) kesinlikle durmadığını görmüştüm. Zaten sektör dergilerinde bu konuda okuduğum makalelerde de modern teknelerde faça yelkenle fırtınanın geçmesini beklemek yerine, ama deniz demiri ama fırtına yelkeni ile seyre devam edilmesi öneriliyordu. Ancak yıldırımlar da bize yaklaşmaya başladığından ve yağan korkunç yağmurdan dolayı o anda böyle bir çözüm “uydurmak” zorunda kaldım. Neyse ki işe yaradığını gördük. Rüzgarsız kalan tekne durmaya yakın, biraz da dalga etkisi ile kafayı açmaya başlıyor, 1-1,5 knot gibi hafif yollu ilerlemeye başladığında ise ana yelken ve rüzgaraltına hafif kaçık bağlana yeke tekneyi tekrar rüzgara çeviriyordu. Görüş 20-30 metreye kadar düştüğünden, sabah çıktığımızda yanımızdan geçen Mat’ın radarında arkadan ekomuz olmadığını da öğrendiğimizden 10 dakikada bir kamaradan kafamı çıkartıp 360 derece kontrol yapmak zorunda kaldım. Tekneyi donatırken satın aldığım radar reflektörünün montaj kiti işe yaramamıştı, biz de reflektörü arma kesirli olduğundan direğin ön tarafına, baş ıstıralya bağlantı noktasının üzerine monte etmiştik. Mutlaka gurcataya ya da ıstıralyaya monte etmek gerekiyormuş.

45 dakika kadar sonra yağış biraz hafifleyip rüzgar kararlı hale gelir gibi olunca, tekneyi biraz yürütmeyi denemeye karar verdim. Zaten dalgadan dolayı ortalama 4 knot hız bile yapamamıştık, biraz daha vakit kaybedersek İstanbul’a varışımız gece yarısını geçer diye endişeleniyordum. Yarım saat içinde sanki öyle bir hava hiç olmamış gibi görüş açıldı, ardından güneş bile çıktı.

Saat bir gibi Marmara Ereğlisi açıklarına geldiğimizde dalga 2 metreye çıktı. VHF gene gittiğinden arada cep telefonu ile bize ulaşan komodorumuz kıyıya girmemizi, çok yorulursak da Silivri’de kalmamızı önerdi. Kıyıya girdiğimizde rota 10 mil kadar uzuyordu, biz Büyükçekmece önlerine düz bir rota planlamıştık. Ancak bu rotada kıyıdan açıldıkça dalganın daha da büyümesinden çekindiğimizden, kıyıya yaklaşmaya karar verdik. Ereğli Limanı gaz dolum tesislerini geçtikten sonra tramola atıp kıyıya yöneldik. Ancak bu sırada rüzgar hafif batıya drise etti. Sancak bordadan vuran dalgalarla birlikte geri düşmeye başladık. Ben yorulmuştum, Özgürol deneyimsiz olduğundan o şartlarda tekneyi orsa iyi yürütemiyordu. Durumu değerlendirip, bir-bir buçuk saat kadar açığa dümen tutmazsak yelkenle körfeze giremeyeceğimize karar verdim. Çırpıntılı havada bile sürekli sudan çıkan kıçtan takma motorla kıyıya yanaşmak bir seçenek bile değildi. Daha yeni bıraktığım vardiyayı geri aldım, Özgürol’a iyi dinlenmesini, kıyıya yaklaştıktan sonra atacağımız tramoladan sonra vardiyayı ona vereceğimi ve uzun bir süre tekneyi onun götürmesi gerekeceğini söyledim, cenovayı biraz açıp teknenin dengesini sağladım ve sıkı bir orsa seyri ile açığa dümen tuttum. Özgürol daha sonra bu sırada kamaradan baktığında arada bir sancak kıç omuzluğun denize girdiğini gördüğünü söyledi! Normal şartlarda tramola atılacak noktanın 1,5-2 mil doğusuna kadar ilerleyip, tramolayı attık ve kıyıya yöneldik. 1 saat sonra kıyıya yaklaştığımızda 2-3 gomina ile körfeze girebildik. Dalga etkisi ile rüzgaraltına sürüklenmemiz çok büyüktü.

Vardiyayı Özgürol’a verip biraz dinlenmeye çalıştım, ancak kafadan gelen dalgalarda dövünürken bunda pek başarılı olamadım. Biraz kendime gelince GPS’ten konumumuzu kontrol ettim ve son 5 saatte doğuya doğru net ilerleyişimizin 8 mil olduğunu üzülerek gördüm. Oysa en az 20 mil yol yapmıştık...

Öğlenden sonra 4 gibi tekrar konumumuzu kontrol ettiğimde daha Silivri’ye 10 milimiz olduğunu gördüm. İkimiz de çok yorulmuştuk. Sırılsıklamdık, yedek kuru tek takım kıyafetimiz vardı ve üzerimizden geçen dalgaların kamara kapağı üzerinde birikip sonra bulduğu boşluklardan sızması ile minderler de ıslanmaya başlamıştı. Durum değerlendirmesi yapmak için ne olur ne olmaz diyerek yanıma almış olduğum Vira Demir kitabını inceledik. Silivri’den sonra en yakın liman düz rota 14 mildi ve bizim orsa gitmemiz gerekecekti. En azından salim kafa karar verebilmek adına Silivri Limanı’na girip bağlanmaya, sonra ne yapacağımıza sallanmayan ve dümen tutmak gerekmeyen bir teknede bakmaya karar verdik.

Özgürol yorucu bir orsa seyri ile bizi liman önüne getirdiğinde saat 19 olmuştu. Sığınabileceğimiz bir liman bulmanın beni o kadar rahatlatacağını asla tahmin edemezdim. Sadun Boro’nun yatların aborda olabileceğini söylediği tali mendirekte üst üste 5’li 6’lı balıkçılar vardı. Kıyıya en yakın olan 9 metrelik bir balıkçı kayığına yanaştık, içinde gençten iki çocuk vardı. Geçici olarak bağlanıp bağlanamayacağımızı sorduk, “İsterseniz gece kalın, hava esiyor biz çıkmayız,” dediler.

Sallanmayan bir ortamda sıcak bir çorba içip iki lokma yedikten sonra seçeneklerimizi değerlendirdik. Özgürol’un Pazartesi 13:00’te Galatasaray üniversitesinde vermesi ve kesinlikle kaçırmaması gereken bir dersi vardı. Biraz dinlenip gece devam etmeyi gözümüz yemedi, bunun üzerine kamaranın ıslaklığının da etkisiyle bir otel bulup duş alıp yatmaya ve sabah 4:30’da kalkıp yola çıkmaya karar verdik. Bir Internet kafe bulup hava durumunu kontrol ettiğimizde piri reis sitesinde 2-3 karayel, poseidonda ise 4-5 batı veriyordu. Yağış da rüzgarla birlikte önümüzden doğuya kayacak gibi görünüyordu. Her halükarda dar apaz ya da kolayına bir seyir ile gidilebilir olacağına karar verdik ve bir otel bulduk.

Komodorumuzu arayıp kararımızı ve durumumuzu bildirdik. Sıcak su, adi otel sabunu ve aslında burun kıvrılacak bir yatağın bana saray konforu gibi geleceğini söyleseniz, bu seyirden önce mümkün değil inanmazdım.

4. Gün

Motor-yelken kıyıdan seyre karar verdik ve 05:45 itibarı ile palamar çözdük. Sakin bir denizde 6 knot’un üzerinde bir ortalama ile birkaç saat ilerledikten sonra, komodorumuz yaptığım telefon görüşmesinde Büyükçekmece’nin eseceğini ve deniz kaldıracağını, körfezi içerden dolaşmamızın daha kolay olacağını söyledi. Bu sefer büyük sözü dinledik, gerçekten de Baba Burnuna geldiğimizde 14-15 esen hava 20-22’lere çıktı ve deniz kaldırmaya başladı. 45 dakika kadar serpintili bir orsa seyri ile Beylikdüzü’ne yaklaştıktan sonra pupaya döndüğümüzde Teoman beyin ne kadar haklı olduğu bir kez daha gördük.

Komodorumuz aynı durumun Küçükçekmece için de geçerli olacağını söylemişti, ancak bizim vaktimiz daralıyordu ve orayı düz geçmeye karar verdik. Bir ara 25’lere çıkan rüzgar ve artık çırpıntıyı aşmaya başlayan dalga üzerine kamaradan çıkıp vardiyadaki Özgürol’a cenovayı sarmamı isteyip istemediğini sordum. Bir yelkenliye toplamda 8 defa binmiş ve dümeninde taş çatlasa 20 saat geçirmiş olan Özgürol ise “Niye ki, tatlı tatlı esiyor işte,” demez mi!

Yeşilköy’e vardığımızda saat 11:00 olmuştu, bunun üzerine Özgürol’u Ataköy Marina’da bırakmaya karar verdim. Aksi takdirde 13’te Beşiktaş’ta olmasına imkan yoktu. Benzin istasyonuna yanaşıp Özgürol’u bıraktıktan ve Mat’ın telsizini, yedek pilini ve boşalan bidonunu palamar botuna teslim ettikten sonra tek başıma yine motor-yelken Ahırkapı önlerine kadar gidip, yelkeni kapattım ve sakin bir havada 13:30’da Fenerbahçe Marina’ya bağlandım.

Kıssadan Hisse

Bu rallide boyumun ölçüsünü almış oldum. Belki 20’li yaşlarda olsam bütün bunlara “eğlenceli ve sportif bir seyir” diye bakabilirim ama, 24 saat sonra bile hala sırtım ve kollarım sızlarken artık çok ağır bir iş olduğunu çok net görebiliyorum. Ancak ne kadar tehlike atlatmış olsak da, pek çok açıdan son derece öğretici bir deneyim oldu.

Kendine, teknene ve yoldaşına güvenenin önemini bir kez daha kavradım. Bütün o havayı ve denizleri yer, dövünerek ve küpeştemiz köpükler içinde giderken bir kez bile “tekne dayanır mı acaba” diye endişe etmedim. Vardiyayı Özgürol’a devredip kamaraya girdiğimde özellikle tekneyi dinledim, dolap kapaklarını kontrol edip burulup burulmadığımıza baktım. Sadece iki kez tekne için endişe ettim. Biri ilk gün mat bizi 8 milden hızlı çekerken yedek halatı boşalıp gerildiğinde baştan gelen çatırtı (ki hemen çözüldük ve yola yelkenle devam ettik), diğeri ise sonuna kadar kasılı pupa palangasına ve kıç ıstıralya sapanına karşın bir dalgaya tosladığımızda bumbanın zıplaması. Ralliye çıkmadan önce sert havada yaptığımız antrenmanın Özgürol için ne kadar faydalı olduğunu da, denizler Caddebostan önlerindekinden çok daha beterken hiç rahatsız olmadan ve şikayet etmeden 3 saat orsa götürmesinden görebiliyorum.

Planlamanın olduğu kadar, koşullara göre planı değiştirmenin de ne kadar önemli olduğunu gördüm. 3. gün Silivri’ye sığınmak yerine, biraz da “serdeki delikanlılıktan” yola devam etme lafı ikimizden biri tarafından bir kere bile telaffuz edilse, biliyorum ki devam etmeye kalkacaktık. Muhtemelen sağ salim İstanbul’a da varırdık ama şu an bırakın bu satırları yazmayı, büyük olasılıkla hastanede olmasa bile yatakta olurdum. Planı revize etmemenin sonucunu da, sabahki barometre grafiğine ve komodorumuzun saçak altı gitme uyarısına karşın düz rotada inat ettiğimizde gördük zaten.

Yedekli çalışmanın, yazılı listeler yapmanın ve ayrıntıları düşünmenin ne kadar gerekli olduğunu gördük. Neredeyse depolama alanımızı dolduracak kadar benzin almıştık, ama aslında hiç de yeterli değilmiş. Özügürol’a yanına bol naylon torba almasını söylediğimde, hatta rallinin ikinci gününde bile pek anlam verememiş, ancak Tekirdağ çıkışından birkaç saat sonra ne kast ettiğimi anlamış. Enerji vermesi için aldığımız tatlı bisküvilerin ve çikolataların çoğunu tükettik. Bol aldığımız Nescafe’yi Mürefte’de bulamayınca sabah kahvaltısında bile içtik. Yeşilköy’de çöpte bulduğum, 1917 yılında İngiliz Donanması’nın hazırladığı ve 1945 yılında basılmış olan genel Marmara haritası bile işimize yaradı. GPS için aldığım 2. takım yedek pilleri de kullandık, ancak pupa feneri için zamanında almış olduğum yedek ampulü bulamadığımdan, son gün 1 saat kadar sadece iskele-sancak fenerleri ile seyretmek zorunda kaldık. Ufacık teknede yer bulmanın çok zor olduğu dürbün, pilli projektör, kamp lambası, LED’li baş feneri, yedek yağmurluk, portatif tuvalet, buz kutusu, hatta çöpe atmadığımız boş pet şişeler bile (benzin ikmali için huni imalatında) kullanıldı. Yanıma aldığım pil şarj cihazları ise, adı “yat limanı” olan bağlandığımız üç limanda da elektrik veya su olmadığından kullanılmadı ve bunu öngörerek satın aldığım normal piller hayatımızı kurtardı. Bütün bunları önceden yazarak planlamış ve kontrol listesi yapmıştım. Oysa 1. gün sabahı yapılacak çok az iş olduğundan bunları yazmamış ve filodan hiç kimsenin cep telefonunu almaksızın seyre başlamıştık...

Elektroniğin seyir yardımcısı olduğunu bir kez daha anımsadık. Gerçi İstanbul’da gemi yolunu dik geçmek için mevki koymamıza, yolda ortalama hızımızı hesaplamamıza ve Özgürol’un civarı iyi bildiğini söyleyerek Silivri olmadığını iddia ettiği yerin aslında gerçekten Silivri olduğunu anlamamıza yardım etti. Ama bize yanlış koordinat verildiğinden ve biz gözümüzün gördüğü yerine GPS’in gösterdiği yere gitmekte inat ettiğimizden, ilk gün limana 1 saat kadar geç girdik.

Doğru malzemenin, pahalı olsa da ne kadar gerekli olduğunu gördüm. Burgaz ada gibi 7-8 millik mesafelerde dalgalar üstümüze gelirken, ya da Kasım ayında balıkta üşüyünce iş gören moto kurye tulumum, 4-5 saat tuzlu suda kalıp sürtünmeden iç su geçirmez katmanını kaybetmiş. Daha önce sınanmamış olan bir promosyon yağmurluğu daha yakında duruyor diye giyen Özgürol ise ilk dalgada donuna kadar ıslandı.

Tedbirin önemini çok ucuz atlatılan iki kaza ile gördük. Bizi sarsacak boyda dalga geldiğini gördüğünde dümende olan kişi mutlaka “dalga” diye sesleniyor. İlkinde Özgürol kafadan gelen dalga bir anda karışan denizlerle bordamıza vururken dümene ve pruvamıza konsantre olduğundan görmemiş, sonuç olarak ben kamarada zıplayıp kafamı kamara girişinin kenarına çarptım, neyse ki bir şey olmadı. İkincisi ise çok daha tehlikeliydi. Vardiya değiştirdikten sonra ben dümeni aldım, Özgürol ise kamaraya girmeye hazırlandı. Bu sırada hafifçe rüzgara dönüp tekneyi biraz yavaşlatıp düzeltiyoruz. Kamaraya pruvamıza bakarak girdiğinden önümüzü gördüğünü varsaydığım ve zaten sürekli şiddetli dalga yediğimiz için o dalgayı söylemedim. Oysa o ayağını nereye atacağını görmek için kamaranın içine bakıyormuş, yağmurluğunun kapüşonundan dolayı fark etmemişim. Sancak bordamızda patlayan dalgayla birlikte bir ayağı havadayken yakalanan Özgürol’un yere sağlam basan ayağı da kayınca neredeyse denize uçuyordu. Vardevalası olmadığı gibi tutunacak hemen hiçbir yer de olmayan tekneden denize uçmaması büyük şans.

Bize küçük el telsizlerimize güvenmeyerek VHF’ini veren, iletişim koptuğunda İstanbul’u arayıp cep numaramızı bularak bize ulaşan, seyir boyunca kollayan, 32 mil yedeğinde çeken ve benzin bidonunu ödünç vererek tehlikeli bir yakıt deposu taşımaktan bizi kurtaran komodorumuz sayın Teoman Arsay’a ve Perşembe gecesi bizi marinada misafir etmekle kalmayıp bir de yemek veren Liman Müdürü Sayın Deniz Akaltan’a, gerek bizi geçerken gördüğünü bildiren, gerekse merak edip durumumuzu soran, anonslarının sadece baş kısmını duyabildiğimiz ama yanıt veremediğimiz filonun tüm reislerine tekrar teşekkür ediyorum.

Sezona Hazırlık (25/03/2006)

20 Mart’ta 3 günlük projeksiyonlar yağış olmayacağı ve sıcaklığın mevsim normallerinin üzerine çıkacağını gösteriyordu. Kalamış Yelken Kulübündeki vincin akıbeti hala belirsiz olduğundan “marinada şansımı denerim” diye düşüp ön büroya gittim. Tesadüfen bir kampanyalarını yakaladım, 3 günlük paketi, çekme/atma ve konaklama ile alt yıkama dahil $154’a aldım. Oysa geçen yıl tekne kırıldığında çekmeye ayrı, atmaya ayrı 120’şer dolar istemişlerdi.

Tekneyi lifte kaldırıp altını yıkamaya hazırlanırken, ilk suya indiriş öncesi nakliyatta kırılan ve imalatçı tarafından Ocak sonunda onarılan iskele bordada yaklaşık 20cmX20cm bir elyafın kalkmış olduğunu, salma kasasını ise bir pas lekesinin döndüğünü dehşetle keşfettim. Neyse ki tekne bu iki noktadan da su yapmamıştı. Basınçlı suyu tuttuğumuzda ise ikinci şok geldi: yer yer zehirlinin uçup gittiğini ve altından jelkotun çıktığını gördüm.

Çekek yerinde bulunan Kamburoğulları’ndan Rıza bey eksik olmasın çok mantıklı bir bedel karşılığı onarımı yapabileceğini söyledi. İmalatçı onarımı yaparken yamanın omurga tarafını hemen hiç zımparalamadığından elyaf tutunamamış. Salma kasasında ise montajı yaparken önce sika sonra polyester dönmüş. Bu yüzden bağlantı yüzeyleri arasında esnek malzeme kalınca araya su çekmiş. Zehirli ise, bırakın astar atılmasını, su kesimindeki jelkota zımpara bile yapılmadan vurulmuş. Salmanın iskele yüzeyinde ise ağır bir korozyon görülüyordu. Kıç aynada sancağa doğru asılı olan motorun tutyası salmanın sancak yüzeyini nispeten korumuş.

Tekneyi karaya almadan önce “hafif zımpara sonrası iki kat zehirli vurur, 1,5 günde işimi bitirip suya atarım” diye düşünüyordum... Oysa iş birden tahminimin çok üstüne çıktı. Mevcut zehirlinin kazınması, su kesiminin zımparalanması, astar atılması, zehirlinin de bütün bunlardan ve onarımlar bittikten sonra vurulması gerekiyordu. Eksik olmasın, ustalar zımparayla ya da basit mouse zımpara makinemle boya kazımayı 3 günde bitiremeyeceğimi, bunun yerine spatula ile kazımam gerektiğini söylediler, işe uygun olmayan spatulama da ağız açtılar. Salı günü saat 14’te başlayıp akşam 18’de bıraktığım kazıma işi ertesi gün 12’ye kadar sürdü. Salmada ise durum daha vahimdi, “metale kadar nasıl ineceğim” diye kara kara düşünürken yine ustalar imdadıma yetişti, taşlama ile 15 dakikada salmayı hallettiler, bununla da kalmayıp “sen şimdi nalburdan kiloluk çelik astarı alsan çoğu artacak” deyip bir de çelik astarı bulup sürdüler.

Neyse ki geçen yıl sonbaharda aldığım mouse zımpara aleti çok iyi çıktı, dümen palası dahil bütün zımpara işini yaklaşık 2 saatte bitirebildim. Oluşan boya ve jelkot tozunu nemli bir bezle sildikten sonra ruloyla zehirli astarını vurdum. Akşam saatlerinde de ilk kat zehirliyi attım.

Ustaların desteği ve zımpara makinem sayesinde, canımı dişime takıp çalıştığım ve ilk gün boya kazımasına 4 saat kadar yardım eden Selçuk Tüzel katkılarıyla 3 gün içinde işi bitirebileceğim ortaya çıkınca, fazla gelen ve hiç açmadığım 2. kutu astarı iade edip yerine pasta/cila aldım, niyetim Perşembe günü sabahtan ikinci kat zehirliyi atıp, dayakların altını da kazıyıp zımpara/astar/zehirli yaptıktan sonra kalan boşlukta bu işi halletmekti. Ancak ekstra lift ücreti ödememek için komşu teknenin işi bittiğinde lift onu suya atmak için geldiği sırada kaydırmam gerekiyordu ve komşunun işi bitmiyordu. Öğlen olduğunda mecburen ikinci kat zehirliyi attım. Lift akşam 4 gibi gelip tekneyi dayaklar üzerinde kaydırınca da bunların altında kalan “yamaları” kazıyıp zımparaladım ve astarını attım. Neyse ki kapalı olan hava yağış bırakmadı, astar akşam 6 gibi kuruyunca hemen yamaların ilk kat zehirlisini de vurdum. Bu arada oluşan bekleme boşluğunda da iki tane cıvata ile 70mm’lik iki tane tutya aldım, cıvataların kafalarını kesip salmaya kaynattık, tutyaları da somunla bunlara taktık.

Cuma günü öğlene suya inmem gerekiyordu, ben de sabah erkenden gidip yamaların ikinci kat zehirlilerini, hava sıcaklığının 12-13 derece düşmesine ve ince ince yağan yağmura karşın vurup, faça çizgisinden taşan astar ve zehirliler ile kazıma/zımpara sırasında boya tozlu ellerimizle bordalarda yaptığımız lekeleri selülozik tinerle temizledim. Saat 11 gibi de sağ salim tekneyi suya indirdik.

Alınan dersler: Lifte girerken de, suya inerken de teknede yardımcı olacak en az bir kişinin bulunması iyi olurmuş, ben ikisi esnasında da tek başıma idim ve özellikle inerken esen karayel sağanakları beni lift havuzu iskelesine bastığında hiçbir şey yapamadım, eksik olmasın lift operatörü inip tekneyi tuttu da çizip kırmadan havuzdan çıkabildim. Oysa baş üstünde halat alıp verecek birisi olsaydı tekne iskeleye düşmezdi.

Tekne imal ettiriyorsanız, ya da benim gibi dökülmüş kabuk alıp donatıyorsanız, yapılması gereken işlerden de anlıyorsanız ve dahi vaktiniz müsaitse, mutlaka işin başında durun. Ben zehirli rengini seçtikten sonra teknenin başında dursaydım, (tabii işten şimdiki kadar anlasaydım daha anlamlı olurdu ya) zımpara yapılmaması ve astar atılmaması söz konusu olmazdı, ben de yaklaşık 1,5 günlük ek zahmetten kurtulurdum. Benimki gibi 6,10mx2,10m bir tekne için 1 kiloluk astar yeterli oluyormuş; galonluk zehirlinin de (iki kat vurmama karşın) yaklaşık 3’te biri arttı.

Baş ıstıralya (22/01/2006)

Tekneyi donatırken yaklaşık 600YTL ek maliyet getirecek olmasına karşın, tek başıma abramamı kolaylaştıracağını düşünerek cenovayı sarma sistemli yaptırmaya karar vermiştim. Piyasada benimki kadar küçük arma için sistem bulunmadığından, yaklaşık 2 metresini keserek donattık. Tekne marinada bağlıyken denedik, yelken gayet güzel sarılıyor ve açılıyor.

Ertesi gün bir arkadaşımla ilk defa yelken basmak üzere denize çıktık. Hafif bir havada Kınalı önlerine doğru ağır ağır gittik. Geri dönerken 1-2 kuvvet olan hava 2-3’e çıktı. Biz de sevindik gerçekten yelken yapılacak bir hava yakaladığımıza ama kısa bir süre sonra (Şubat ayı ortasıydı) üşüdük ve geri dönmeye karar erdik.

Marina mendireği önlerine geldiğimizde kafayı rüzgara çevirip dümeni arkadaşa verdim, motora ağır yol verip ön yelkeni sarmaya gittim. Iskotayı boşlayıp sarma ipini çektim, tambur dönmüyor! Yahu bağlıyken çalışan meret şimdi niye çalışmaz? Yıldız Poyraz esen hava hafif bir deniz kaldırmış ama daha acemiyim, bana dalgalı gibi geliyor. Korka korka baş üstüne gittim, bakıyorum tamburda bir sorun görünmüyor. Bu arada alacakaranlık da çöktü mü! Bir de tamburu elle çevirerek yelkeni sarmayı deneyeyim dedim. Baktım bir-iki santim dönüyor, sonra bir sıkışma oluşuyor. Gerekçesini çıkartamadım, bir an önce de geri dönmem lazım, daha teknede ne seyir feneri, ne de el feneri yok. Tamburu zorlamamla birlikte bir metalik kopma sesi geldi, ardından yelken sarıldı. Neyse, ana yelkeni de indirip marinaya girdik, bir de baktım ki arma sallanıyor! Hava kararmış, hiçbir şey göremiyoruz, “yarın kontrol ederim” deyip tekneyi kapattım.

Sabah baş ıstıralyanın kopmuş olduğu ve direği önden cenova mandarının tuttuğu ortaya çıktı! Hemen imalatçımı aradım, o da sistemi takan Engin Siri ile iletişim kurdu, ikinci bir halatla direği baştan emniyete aldık. Engin direğe tırmandığında, sarma sisteminin direk tarafındaki şapkalı fırdöndüsünün ıstıralyayı kaptığı, sarma yönü de tel sarımının tersine olduğu için elle zorlamam sonucunda koparttığımız ortaya çıktı. Soruna direk kanalından çıkan mandarın ıstıralyaya çok yakın gitmesinin ve sarma sistemi devreye girince mandarın ıstıralyayı kapmasının neden olduğuna karar verdik ve kesirli armanın direk kanal çıkışının biraz altına yönlendirici bir makara taktık. Yeni bir baş ıstıralya donattık, arma ayarı tekrar yapıldı, sistem defalarca test edildi, çalıştığını görüp gönül rahatlığıyla teslim aldım.

Birkaç gün sonra yağış kesilip hava biraz ısındığında, hafif bir lodosta, bu sefer tek başıma denize çıktım. Yelkeni bastım, 1 saat kadar gezdiğimde hava kaldı, ben de cenovayı sarmak için ipi çektim... Allah’ım, yine aynı şekilde sıkışıyor! Bir tur döndükten sonra ıstıralyayı kapıyor. Neyse, o döndüğü bir tur içinde, bu sefer ıstıralyayı koparmamak için fazla zorlamadan birkaç kez açıp sararak sıkışıklıktan kurtuldum, hemen iskeleye geri döndüm. Bir de baktım ki yine direk tarafından telin sarımlarından biri kopmuş.

Engin tekrar geldi, yine direği ikinci bir halatla baştan emniyete aldık, direğe tırmanıldı ve bu sefer de fırdöndülü şapkada, muhtemelen ilk sıkışmadaki zorlamadan dolayı kanalda ıstıralyanın sıkışabileceği biçimde bir açıklık oluştuğu ortaya çıktı. Sorun, 6mm çarmık ve ıstıralya telleri kullanmamızdı. Daha büyük armalar için tasarlanmış olan sarma sistemi üzerindeki gırgır kanalı ince kalan teli kapıyordu. Marinada sıfır havada test ettiğimizde yelken dolmadığından ıstıralya bu kanala kaçmıyor, ancak yelken seyri sonrasında sarmaya kalktığınızda sıkışıyordu. Bu sefer işi sağlama almak için baş ıstıralyayı 8mm’lik telden donattık, artık üst kanalında bir yuva açılmış olan fırdöndüyü ters/yüz ettik, bir de kanal açılmaması için yüksük takınca, 11 aydır sorunsuz biçimde kullanıyorum.

Motor, motor ve motor... (13/01/2006)

Kıçtan takma motorumu sıfır satın almıştım, bu yüzden ilk 25 saat rodaj süresi sonunda bakıma girmesi gerekiyordu. Sağ olsunlar, yetkili servis çok fazla bir fark istemeden marinaya gelip motoru aldı, götürüp bakımını yaptı ve geri getirdi. Kıç aynaya beraberce astık, teşekkür ettim ve gittiler. Hata bir: Onlar gitmeden motoru çalıştırıp kontrol etmem gerekirdi. Ama hava güzel, ben de on gündür denize çıkamamışım, yarenlik edecek birini bile bulmuşum, heyecan var tabii...

Marş ipine asılıyorum, motor çalışmıyor. Jikleyi çekiyorum, işe yaramıyor. Motoru boğduk her halde deyip durup bekliyoruz, tekrar deniyorum, olmuyor da olmuyor. Hatta bir ara yoruldum, biraz da arkadaş asıldı, tık demiyor. Cepten servisi arıyorum, şansa bakın ki cevap vermiyor.

Oturup bir sigara yaktım, salim kafa durumu değerlendirmeye çalışıyorum. Kendi kendime dedim ki, bilgisayar teknik desteği bilgilerini olaya aktar, sistematik kontrol yap. Motorun emniyet pimi yerinde, deposunda (üstünde 2,5l deposu olan bir model) benzin var, vites boşta, depo ventilasyonu açık, yakıt girişi ise... Kesili! Motor bakıma giderken deposundaki benzin akmasın diye harici yakıt girişi ayarına alınmış. Tabi bu mandalı üstündeki depoyu kullanma konumuna getirir getirmez motor çalıştı.

İlkbaharda bir gün eşimle çıkmışız denize, güzel bir poyrazla yelken seyri yapıyoruz. Öğleden sonra saatlerinde rüzgar gündoğusuna drise edip şiddetini artırdı, biz de yelkenleri indirip motorla geri dönmeye karar verdik. Bu arada Burgaz önlerine kadar gelmişiz. Biz yelkenleri indirene kadar rüzgar dönerek şiddetini artırmaya devam etti. İyi ki indirmişiz yelkenleri deyip motorun ipine asıldım, çalışmıyor! Bu arada dalga çıkmış, bata-çıka Maltepe önlerindeki Dilek kayalıklarına sürükleniyoruz. Jikleyi çekiyorum, çalışmıyor. Boğduk diye jikleyi kapatıp bekliyor ve tekrar deniyorum, mümkün değil çalışmıyor! O dalgada ve rüzgarda olmayan deneyimle tekrar yelken basmam da olası değil!

Bu durumda yine sakinleşip sistematik kontrol yapmayı akıl ettim neyse ki. Depoda benzin var, ventilasyon açık, vites boşta, yakıt girişi depo seçili, motorun emniyet pimi... Cebimde! Dıştan takma motorların, kullanan kişi denize düşerse motor onu biçmesin ve tekne alıp başını gitmesin diye icat olunan, aslında yerine takılıyken üzerine hafif bir baskı uygulayarak motorun durmasını da sağlayabileceğiniz, yerine takılı olmadığında da motorun mümkün değil çalışmayacağı o güzide aparatı cebimde! O gün bu gündür marinaya dönene ya da demir atana kadar motoru emniyet pimini çıkartmak yerine, üzerine bastırarak durduruyorum.

Pusula (20/11/2005)

İlk defa Heybeliada'dan uzağa gideceğiz: Gölcük/Ereğli. Puslu, 0-1 Bofor bir havada sabah 9'da palamarı çözdük. Marinadan çıkıp yelkenleri bastık, Büyükada'nın zor seçilen kuzey burnuna doğru dümen tutuyoruz. O da ne! Pusula kuzey batıya çıktığımızı söylüyor, oysa rotamız 131 derece olmalı? Hemen kerteriz (mühendis) pusulamı çıkartıyorum, 132 dereceye gittiğimizi gösteriyor. Pusula tam arızalanacak zamanı bulmuş yani! Sapmasının sabit olup olmadığını ölçmek için Kınalı önlerine çeviriyorum rotayı, hala kuzey batıya gittiğimizi iddia ediyor!

Neyse, 37 mil yolu kerteriz pusulasıyla gidip sağ salim Ereğli Su Ürünleri Koperatifi'nin barınağına bağlanıyoruz. İki gece misafirlikte sonra dönüş yolunda pusula kendine geliyor. Ne bozulmasına, ne de düzelmesine anlam veremiyorum.

Yaklaşık 2 hafta kadar sonra satın aldığım "Meltemle Esen Deniz Damlaları" (Yalçın İsmail Gürkan, Denizler Kitabevi, 2005) adlı eseri okurken, yazarın başından geçen benzer bir maceraya denk geliyorum. İkimiz de cep telefonumuzun içinde bulunduğu çantayı kamara girişinin hemen yanına ve hiç akla gelmeyecek bir şekilde pusulanın tam arkasına koymuşuz! Bense dönüş yolunda çantayı iskele tüp yatağa koyduğumdan, bu sefer pusula etkilenmemiş...

Benzin (20/11/2005)

Kendimce iyi bir alışkanlık edinmiştim: Sadece liman giriş çıkışında motor çalıştırmakla kalmadıysam, dönüp bağlandıktan sonra kendinden depolu olan motorumun deposunu doldurur, tekneden öyle ayrılırdım. Sezon ortasında marinadaki benzinci ruhsatsızlıktan kapatıldıktan sonra bu daha da anlamlı bir hareket haline gelmişti, çünkü bidondakini depoya aktardıktan sonra boşalan bidonu bisikletimin bagajına koyup, bir sonraki gidişimde de önce yol üzeri sayılabilecek benzinciye uğruyordum.

Sonbaharda güzelce hava olan bir gün eşimle öğlen üzeri çıktık. Baktık güzel rüzgar yok, biraz balık aradık. Eşim balık konusunda benden sabırsızdır, yarım saat 45 dakikada bir şey vurmazsa "balık yok bugün, dönelim" der. O gün de öyle oldu.

Neyse, Öreke taşı önlerine attığımız demiri aldım, motora yol verdim, marinaya döndük. Tam mendirekten içeri giriyoruz, motor bir-iki öksürdü. "Allah allah, benzin biteceği zaman yapar bunu ama?" dememe kalmadı, motor sustu. Allahtan ağır yol gidiyorum ve mendirek içi sıfır hava, hiçbir yere sürüklenmiyoruz. Neyse, hemen bidondan depoya yarım litre kadar benzin aktarıp motoru çalıştırdım, sağ salim bağlandık.

Benzinin bitmesine anlam veremiyordum, çünkü en son 4-5 mil süratle gitsek ferah ferah 2 saat yetecek benzin vardı depoda. Oysa biz gidiş-dönüş 1 mil bile yapmamıştık. Sonradan öğrendik ki, yarışa gidecek bazı arkadaşlar benzincinin kapalı olduğunu öğrenince bizim gibi "yakıtı kolay ulaşılır yerde tutan" teknelerden 'ödünç' benzin alıvermişler...

Artık yeni bir prensibim var: Motorun deposundaki ve bidondaki benzin miktarını gözle kontrol etmeden palamarı çözmüyorum. Gerçi henüz bıraktığımı zannettiğim miktardan farklı bir şeyle karşılaşmadım ama, önce tedbir, sonra tevekkül. 

Demirde Yatmak ve Malzeme Kontrolü (20/11/2005)

Gerçi balık tutmak için pek çok sefer demir atmıştık ama, ilk defa Çam Limanı'nda demirde yatacağız. Daha önce yüzmek için günü birlik gittiğimiz hafta içi bir seyirde, yabancı bandıralı bir yelkenlinin çifte demir atarak pruvasını koy girişine çevirdiğini görmüştüm. Ben de hemen yedek bir şemsiye demir, 5 metre zincir ve 45 metre halatla, kilitlerini sipariş ettim. İkinci demiri de şişme botumuzla atarım diye düşünüyordum.

Bir Cuma günü güzel bir yelken seyri sonrası koya öğleden sonra saatlerinde vardık. Bir de baktık ki, koy tekne dolu. Akşama çoğu çıkar herhalde deyip, girişe yakın ve nispeten derin bir yere demirimizi atıp yüzdük. Saat 17 oldu, karanlığa kalmak istemeyenlerin artık çıkması lazım derken, tekne mevcudu azalmak bir yana arttıkça artıyor...

Saat 18:30'da botu şişirip demir almaya ve daha içlerde hala müsait birkaç yer varken tekrar demir atmaya karar verdim. Botu paketinden çıkarttım ama, başım dönene kadar uğraşmama karşın bir türlü yeterince şişiremiyorum. Neyse eşim devraldı, binbir zahmet botu şişirdi. (Bundan sonra ilk işimiz bota bir pompa edinmek oldu.) Sonra demir alıp daha içerilere gittik, 5-6 metre derinliğe funda ettik.

Demir zincir değil halat olduğundan 25 metre falan kaloma vermem lazım ama, o kadar üst üste tekne dolu ki koy, 15 metre sonra bir motor yatın üstüne düşüyoruz. Neyse, ikinci demiri atacağım nasıl olsa, bu kadar kaloma yeter dedim. Dolaptan yedek demirin halatını, zincirini ve kilitlerini çıkardım. Ama verdikleri zincir kilidinin boyu kısa, demirin gözünden geçiyor ama, harbisini takamıyorum. Öbür kilidin harbisi de zincirin baklasından geçmiyor. Allahtan yedek bir sürü malzemem var, uzun bir kilit bulup onu demire taktım, o kilide ince harbili bir kilit uydurup zincire bağladım, bu sefer de halatı zincire bağlayacak kilit bulamıyorum. Ben de halatı izbarçoyla doğrudan baklaya bağlarım dedim, bu sefer halatın çıması baklaya girmiyor! Neyse ara-tara, ince harbili bir kilit daha buldum, aslında kilitlerin harbilerine değil bükümlerine yük bindirmek lazım ama, bu seferlik idare ederim deyip bota geçtim, malzemeyi de yanıma aldım. Bu esnada güneş batmış, alaca karanlığa kalmışız.

Botla gidip yedek demiri atacağım, çımasını teknede bırakmak için rodayı elime aldım ki, roda gibi görünen halat aslında arap saçı! Botta demir de var, ben hareket ettikçe hafiften su almış, başladım mı üşümeye. Neyse, çeyrek saat kadar uğraşıp halatı açtım. Kıssadan hisse: malzemeyi teslim alırken kontrol et, hatta mümkünse tekneye gelir gelmez dene ki, lazım olduğunda kullanabilesin.

Pruvayı koy girişine çevirecek noktaya gidip yedek demiri attım, kaloma vererek tekneye dönüyordum ki, dönerek gelen bir sağanakla (yeterince kaloma veremediğimden) demir taradık. Motor yatın üzerine düşüyoruz. Küreklere asılarak tekneye döndüm, yedek demirin halatını koç boynuzuna volta ettim, motor yatı ittire kaktıra çarpışmayı önledim ama, bu sefer yedek demir halatım motor yatın demir zincirine bindi, sonra da demir tuttu. Kıçtan attığım ikinci demiri kurtarmak için başa gidip baştan attığım demirin kalomasını biraz aldım. Hata iki: tutan demir (alınmayacaksa) ellenmezmiş. Yine taradık mı! Neyse; kıça koş, motoru indirip çalıştır, baştaki demirin üzerine yürü, bu sırada kıçtaki demiri daha fazla karıştırmamaya çalış, tekrar baştan demir at, kıçtaki demirin çımasını tekrar bota al, gidip donarak yedek demiri al, tekneye dön, asıl demiri bir daha al ve daha ileri gidip tekrar at şeklinde bir operasyonla durumu kurtardık.

Baktım hava hafif, projeksiyonlar da sabaha kadar sakin görünüyor, üstelik koydaki bütün tekneler neredeyse sıfır kaloma, pruvadan dümdüz aşağı uzanan demirlerle duruyorlar, tek demir yeter herhal deyip kaloması da içime sindiğinden öylece yattık.

Daha sonra aynı koyda yamaçlardan yağan ve 30 mili bulan sağanaklarda bile demir tuttu. Hatta bir seferinde sabaha karşı bağrış-çağrışlarla uyandım. Eşim havuzlukta yatıyordu, o görmüş. Koyun girişine yakın batı tarafına demir atan büyükçe bir motoryat demir tarayıp kayalara çıkmış. Başka bir motoryat çekip çıkarmış.

Misafir (01/11/2005)

Daha önce denize çıkmış, kayıkta ya da küçük bir yelkenlide bulunmuş bir misafirinizle denize açılacağınız zaman da üşenmeyin, tekneyi tanıtın. Yelken basmanıza yardımcı olmayacağını öngörseniz bile...

Ben başlarda şöyle bir hata yaptım: Daha önce kayıkla ve dahi küçük yelkenlilerle denize açılmışlığını bildiğim bir arkadaşımla, herhangi bir bilgi vermeden denize çıktım. Sorunsuz biçimde yelkeni bastık, seyrimizi yaptık, hava (bize göre) biraz sertlemeye başlayınca da geri dönüp marina ağazında yelkenleri indirdik. Motora yol verip mendirekten içeri girdik. Tam iskelemize döndüğümüzde sorunlar başladı...

O sıralar braket takmadığımdan motoru askıya alamıyor ve bu yüzden baştan kara bağlanıyordum. Tonoz için de bir şamandıra bağlamıştım. Birinin kılavuz halatın salmaya sarılmaması için şamandırayı alması lazım. Dümeni mi istersin kakıçı mı diye sorduğum arkadaşım dümeni yeğledi. Ben de kakıçı alıp başüstüne gittim. Fakat o sırada ters bir sağanak bizi aykırılattı. Ben de "Sancak alabanda, tornistan," dedim. Doğal olarak anlaşılmadı. "Yekeyi sonuna kadar sancağa bas, motoru geri vitese tak," dedim, arkadaş da yekeyi sancağa ittirerek iskele alabanda yaptı ve "Geri vites nerede?" diye sordu. Bu sırada kontrolsüzce ters yöne ve geri sürükleniyoruz tabi...

Neyse, kıça koşup motoru boşa alıp başa geri koşup kakıçla komşu tekneyi yakalayıp arkadaşı çağırarak bu şekilde tekneyi baştan emniyete alarak motor başına gittim ve zar-zor yerimize girdik.

Özetle, bu tür yanaşmalar bir yana, allah muhafaza size herhangi bir şey olması durumunda en azından yelkenlerin nasıl indirileceğini, motorun nasıl çalıştırılacağını ve viteslerinin kullanımını; dümen, pusula (ve varsa temel telsiz) kullanmayı misafirlerinize anlatın ki, limana sağ salim dönülebilsin.

Ana Yelken Iskotası

Tekneyi Ocak ayı sonunda suya indirmiştim, bir türlü 10 derece üstü ısı, acemiliğime uygun hafif hava ve bu halde yoldaşlık edecek birini bir araya getiremiyordum. Sonunda böyle bir havayı yakaladığımda tek başıma çıkmayı gözüm kesti. 1-2 kuvvet batı havada binbir zorlukla kafayı rüzgarda tutarak ana yelkeni bastıktan sonra (ki gerekçesini aşağıda açıklayacağım) Kınalıada önlerine doğru ağır aheste apaz seyere başladım. Keyfime diyecek yok tabi...

Sonra rüzgarüstü bir manevrayla rotamı kanala çevirip adalara biraz yaklaştım. İlk hatam bu olmuş. Geri dönmek için tramola atmam lazım, ömrümde ilk defa tek başıma yapacağım. Düşün-taşın bir plan yapıp uygulamaya koyuldum. O sırada cenova ıskotalarına cem kilit çıkışına mapa takmadığımdan, cem kilitten çıkınca halatlar alıp başını gidiyor, mecbur yeke uzatmasını kullanarak kamara girişine yakın durmalıyım. Ayrıca bumba alçak, havuzluk tabanına diz çöksem bile tramola sırasında kafama çarpabilir. Neyse, başladım manevraya...

Sol elimde yeke uzatması, bir yandan da iskele cenova ıskotası cem kilitten çıkartılmak üzere duruyor, sağ elimde ise sancak cenova ıskotası, yelken tersler terslemez boşunu almam lazım. Tam cenova terslediği sırada ada yamacından bir sağanak kopup geldi, manevra tahiminimden çok daha hızlı gerçekleşiverdi. O telaş içinde boşlanacak ıskotayla birlikte yeke uzatmasını da elimden kaçırdım mı! Tekne kafayı açtıkça açıyor... O sağnakla birlikte dümen sancak alabanda oldu, ana yelken doldu ve baymaya başladık. Hemen ana yelken ıskotasını boşladım (sandım!). O da ne, ıskotanın rodası cem kilidin arkasında kalmış! Iskotanın sıkışması ile birlikte ne olduğumu şaşırdım. Bumba suya girerken tekne sancağına doğru 60-70 derece baydı. O kadar ki, ben havuzluk sancak alabanda üzerinde ayakta duruyorum!

Neyse ki suya düşmeden sağnak kesildi, ben de aklımı başıma toplayıp sıkışan ıskotayı cem kilit ve mapadan kurtardım, tekne düzeldi. Sonra adrenalin/endorfin titremesi ile marinaya geri dönüş...

Şimdi o gün misafirim olmamasına seviniyorum. Kesin denize düşer ya da sağ dönersek beni vururdu! Demek ki ne yapmalıymış? Ana yelken ıskotasının çıması devamlı ve palanga çıkışından başlanarak roda edilecek ve her daim rüzgarüstünde neta tutulacak. Tramola atılınca da roda mapanın arkasından dolaştırılarak yeni rüzgarüstüne taşınacak... Ve dahi rüzgaraltında kalınan adalara yakın seyredilecekse sağanaklara dikkat edilecek. Sonra sektörel yayınlarda bunun da yol-yordamı olduğunu gördüm: Yamaç sağanakları yememek için karayla tekne arasında karadaki en yüksek noktanın yaklaşık 9 katı mesafe bırakmak gerekiyormuş...

Ana Yelkeni Basıp İndirmek

Benim ana yelkenimin orsa yakası fitilli, yani direk kanalına gırgırlarla geçmiyor, doğrudan takılıyor. Gerek eğitim aldığım teknede, gerekse etrafımda gördüğüm diğer yelkenlilerde yelkeni hop diye basıyorlar, mandarı boşlayınca da yelken kendiliğinden iniyor. Oysa ben akıllara ziyan zahmetlere giriyor(d)um. Easy lock da yok, yelkeni basacağım zaman tek başıma olduğumdan havuzluğu terk edip direk dibine de gidemiyorum... Bir yandan yeke uzatmasıyla kafayı rüzgarda tutmaya çalışırken (bkz. çözümü), bir yandan da mandara asılıp fitili kanala vermeye çalışıyorum. Ama sanki yelken 200 kilo!? Hele son 20 santimi, mümkünatı yok basılamıyor...

Mandar direk üstündeki bir koç boynuzuna volta edilecek ama kamara girişinden koç boynuzuna ulaşmak için parmak ucuma yükselmem gerekiyor. Bu yüzden yelkeni sonuna kadar basmadan ondan da faydalanamıyorum. Ben de arada mandarı cenova ıskotaları için donattığım cem kilitlere takıyorum ki yelken geri kaçmasın. Bu arada yeke uzatması da bacakların arasında, tabi ayakta durmak kabusa dönüşüyor...

Binbir zahmetle basılan yelkeni indirmek de ayrı bir dert. Iskotayı ve mandarı boşlayınca inmesi gereken yelken, asılınca bile zor iniyor. Bu sırada da kafayı rüzgarda tutmak bir dert yine.

Neyse, bir gün gene uğraşa-didine bastığım yelkenle çıktım. Hava kaldı ama inadım tuttu, motor çalıştırmıyorum. Tekne yürüsün diye arka yaka gergisini boşlayabileceğim geldi aklıma. O şekilde bir seyirle marina önüne geldiğimde ana yelken mandarını boşladım. A! Yelken iniyor. Hem de kolayca...

Sonuna kadar alınan arka yaka, doğal olarak yelkeni gerdiğinden özellikle altbaşo yakasına yaklaştıkça yelkenin basılması zorlaşıyormuş. Aynı gerekçeyle indirilmesi de (bilhassa başlarda) fazladan güç harcanmasını gerektiriyormuş. Artık ne yapıyoruz: Yelken basılmadan ve indirilmeden önce arka yaka iyice boşlanıyor, gerekli ayar ise ana yelken basıldıktan sonra yapılıyor.

Camadan Vurmalı mı?

Camadan vurmak için halatımı donatmış, canadan iplerimi de kolayda neta tutuyordum ama, eğitim sırasında hiç çalışmadığımızdan camadan vurmak yerine cenovayı küçültüp, ana yelkeni de biraz laçka kullanarak gitmeye çalışıyordum. Doğal olarak tekne orsada ideal performansı vermiyor, sağanaklarda ise aşırı orsalıyordu. Acemilikte 10-12 knot'u geçen gerçek rüzgarlarda bile bu düzenle gitmek zorunda kalıyor, çoğu sefer tekneye hakim olamayıp yelkenleri indiriyor ve motor seyrine geçiyordum.

Ağustos ayı sonlarında eşimle Gölcük Ereğli'ye gidip eşimin kuzenini de yanımıza alarak döndükten sonra (uzun yol yapmış kaptan olarak) cesaretim arttı. Eşimin kuzeni ile Heybeli Çamlık koyuna yüzmeye gitmiştik, kuzen de genç, Ereğli'den fazla hafif bir havada dönmüştük, Heybeli'ye gidiş de nispeten sakindi, "Ben macera istiyorum, rüzgar sert essin," diyor. Duaları kabul olundu, hava meteorolojinin öngördüğünün üzerine çıkmaya başladı. Yine de motor seyri yapmayıp yelkenle dönmeye karar verdim. 18-25 knot poyraz esiyor. Cenovayı 2-3 tur sardık, Burgaz'ın arkasından adalar arası kanala girip tramolalarla yükseldik. Anakara tarafına geçince de dar apaza döndük. Yine sağanaklarda tekne aşırı orsalıyor, dümen hakimiyeti kayboluyor. Denizler de yapmaya başlamış, dalga da bizi rotamızdan saptırıyor...

Derken, bir sağanakla birlikte bir çatırtı duyduk. Bumba kalkmaya, direk tepesi sallanmaya başladı. Gözle oturduğum yerden kontrol ediyorum, çarmıklar direk falan sağlam. Neyse, pupa palangasına asıldık, sallantı geçti. Hava da yatışmaya, 3-4 kuvvete inmeye başladı. Sağ salim marinaya döndük ama hava kararmıştı.

Ertesi gün kontrol için tekneye gittiğimde çatırtının kaynağını buldum: İmalatçım direk dibi parçasının sadece iki yanına makara için lama yapmış, pupa tarafında bağlantı yeri olmadığından pupa palangasını kilitlerle direk dibinin iki yanına sabitlediğimiz 10-11 halkalı, 4mm'lik bir zincir parçasına monte etmiştik. Camadansız ana yelken fazlaca dolunca bu zincirin baklalarından biri resmen "patlamış." Allah'tan tam palanganın bağlı olduğu bakla değil, zincir tek taraftan tutmaya devam etmiş de başımıza bir şey gelmemiş. Hemen donanımı bir boy kalın zincirle değiştirdim.

Bundan sonraki ilk sert havada cenovayı sararak açmadan önce ana yelkeni de camadan vurarak bastım. Gerçi o sırada da beklemediğim bir aksilik çıktı: Alışkanlıkla normal arka yaka gergisini aldıktan sonra balançina niyetine donattığım ranır makarasından gelen halatı bumbadan karabinayla ayırınca bumba havuzluğa düştü. Tabi, aslında bu işi normal arka yaka gergisini değil, camadan halatının boşunu aldıktan sonra yapmam gerekiyormuş.

Ama camadanlı yelkenlerin ayarını da bir kez tutturduktan sonra o seyir son derece rahat geçti. Bütün aşırı orsalama ve dümen dengesizliği küçülen cenova alanına karşı ebadı sabit kalan ve (ıskotasını yeterince kasamadığımdan) aşırı dolan ana yelkenden kaynaklanıyormuş. Oysa eğitim aldığım teknedeki son günümüzde zahiri rüzgar 17-22 knot esmişti ve biz sadece cenovayı 2 tur sarmakla yetinmiştik. Tabi boyu 3,5m fazla, deplasmanı ise benimkinin 4 katı olan bir tekne çok daha dengeli kalıyordu.

Artık 20 mil havalarda tulumumu ve çizmelerimi çektikten sonra camadan vurup 6,10 teknemi (tahminen) 7-8 millere varan hızlarda kullanmak bana daha keyifli gelmeye başladı.

Yol Hakkı

Eşimle Çamlık koyuna yatılı yaptığımız bir seyirden sıfır havada motor marifetiyle gün batımına yakın geri dönerken, Öreke - Kınalı arasında küçük bir yelkenli silueti gördük. Yelkenleri basılı ama boş bir halde Kınalı'ya doğru hafifçe sürükleniyordu. İçinde iki kişi olduğunu ve birinin kürek çektiğini gördük. Herhangi bir çağrı gelmemesine karşın,  yardıma gereksinimleri olabilir diye düşünerek rotamızdan çıkıp yanlarına gittik.

Akşam üstü saatlerinde hafif bir rüzgarla İYK'dan çıkmışlar, rüzgarsız kalınca da sürüklenmeye başlamışlar. Küçük bir kano küreği ile geri dönmeye çalışıyorlardı. Hemen 20 metrelik halatımızla içinde genç bir çift olan tekneyi yedeğimize aldık ve çekmeye başladık.

Tam Öreke taşı önlerine gelmişken, iskelemizden o güne kadar hiç denk gelmediğim bir rotada Kalamış şehir hatları (artık İDO ya!) vapuru çatışma rotasına girdi. Düşünüyorum, bildiğim yol hakkı kurallarına göre (aramızda 150-200 metre olduğuna göre alenen görüldüğü üzere) yedeğinde tekne çektiğimizden, üstelik diğer tekne de iskelemizi gördüğünden yol hakkı iki kere bizim. Ama kaptan hiç istifini bozmuyor, düdük bile çalmıyor. Eşim beni uyararak (koca) vapuru fark edip etmediğimi sordu. Hala rotamızdan çıkabileceği mesafede olduğundan, dümenini kıçımıza kıracağını umarak seyrime devam ettim. Hey-hat, adam geldikçe geliyor. Neyse, gerçekten riskli olmaya başladığını görünce ben (yedeğimdeki tekne üstüme çıkmasın diye) yol kesip onun kıçına kırdım. Kaptan köşkünden gözümüzün içine bakıp sırıtarak (ve hala düdük çalmadan) yolunda devam ederek geçip gitti.

Sevgili hocam Tolga Aybers bir dersinde deniz ve kara trafiğini karşılaştırarak, dolmuş motorlarını minibüslere, kosterleri kamyonlara, şehir hatları vapurlarını da İETT otobüslerine benzetebileceğimizi ve benzer davranışlar beklememiz gerektiğini söylemişti, ziyadesiyle haklıymış.

Ana Sayfa ] Yukarı ] Ada ] Alternatif Çözümler ] Görüşler ] Bağlantılar ] Yelken Kolu ]